
sabah saatın beşi, anlamsız bir dolu dizi izleyip sözde hafif bişiler yiyerek (çorba -kahvaltı) geçiştirdiğim iftar yemeğinin ardından kucağımda tulumba tatlısı tabağı ile bire doğru sonlandırdığım gece keyfinin ardından uyanıverdim, işe gitmem gereken birgün ama 8 gibi kalkmam yetecekken, uyanıverdim işte...
dönüp durup tam alarmın çalacağı saate doğru dalacağını bildiğim kıymetli bünyemle uğraşacak gücüm ise hiç yok... yeni aldığım kocaman çiçekli pembe polar sabahlığımı üstüme geçirip, salona koşuyorum izlemediğim filmler sırasından birine elimi atıyorum, artık şansa ne gelirse.. Kısmette Station Agent var (sorunlu çıkınca izleyemeyip değiştirdikten sonra da fırsat bulamadığım film hani)
izledikçe o saatler için ne kadar da güzel bir seçim olduğunu düşünüyorum...
fin'in hikayesi gibiydi başlangıçta dışlanmış, soyutlanmış, kendisiyle yaşayan.. değilmiş anlıyorum az sonra.. neleri buldum peki; azın bazen öz olduğunu, hayatın yalın halinin güzelliğini, olduğu gibi kabulün, acıyarak bakmamanın yettiğini, sessizliğin gereksiz pekçok sesten üstün olduğunu... Sonuç: herkesin belki bir joe ya ve olivia ya ihtiyacı vardır...










