steve buscemiden "lonesome jim"i seyrettim, olmasada olurmuş türünde, sıradan bir filmdi. evine dönen genç adamın yalnızlığı, güzel (ki bence bu filmde vasat görünen)liv taylora duyduğu sevgi, kasabada yaşananlar, en ilginç karakter polyanna misali olan anneydi, yapmayınız kütfen, gerçekleri görünüz, bu kadar iyi olunmaz ama dedirterek filmin sonunu getirtmiştir bana..
e buscemiden bir film izleyince, pas silmek amaçlı, resorvoir dogs izlerken buluverdik kendimizi, buscemi mr. pink olarak tekrar hatırladık, replikleri hazmettik...
bu kadar beklettik, sırası gelmiştir diye hüsranımızı geciktirmiş olduğum, hokkabazı da izledim elbet, acımasızca belki ama televizyon için çekilen sinema filmlerinden farksız geldi, ,ilüzyon sevmem belki ondandır.. alanson filmin en iyi tarafıydı..
neşeli ayaklar partimizi unutmayalım, çocukların uzun ve sıkıcı bulacağını düşündüm, çünkü mekan ve renkler olağan, fazla müzik var, genede penguenlerin sempatik görüntüleri eğlenceliydi, bir de kur- çiftleşme - ön sevişme ne ise adı dans ve şarkı söyleyişleri:)
sonuç; sıkıcı
Sunday, January 28, 2007
Tuesday, January 09, 2007
little children üzerine...
baştan sona kadar rahatsız edici bir duygu ile izlediğim film. tutku oyunları ismi de, orjinal adı da nedense hiç filmle ilgili duyguları bana veremedi. ne yoğun bir tutku, ne de çocuklar üzerine... kaçışlar, farkına varışlar, kendini kandırışlar.. film senaryosuyla sadece beklediğimden farklı çıksa da akıcılığı, hayat ve evlilikler üzerine gerçekçi yaklaşımları, oyuncuları ile izlenmeli. sonunda tüm film boyunca aklımdan hiç geçirmediğim ama beni mutlu eden sonla karşılaşmam da cabası...
Monday, January 08, 2007
das parfum- the story of a murderer

peter suskind in koku adlı romanının tom tykwer tarafından sinemaya uyarlanmış hali... aslında farklı bir filme bakarken görüp, ilk etapta izlemeye tereddüt ettiğim film .. uyarlamalara güven duymaktan öte adı geçen kitabı film versiyonu olarak hayal edemedim ilk etapta...
gene de izledim tabi:) başlangıcından itibaren çok başarılıydı, o döneme götürdü, detaylarla şaşırttı, oyuncu kalitesi ve koku ile ilgili hissi yakalatma çabaları da iyiydi... ama kahramanımız beni korkuttu, koku duyumun çok gelişmemiş olmasından endişenmeyip hatta tuhaf bir rahatlama, gelişmiş olan canlılara karşı korku duydum:) suskindden farklı , tykwer kahramanımızın katil rolünü ön plana çıkartmış gibiydi... gene de ilginç sahneleriyle, sağlam oyuncuları ile hafızama kazındı, düşündürttü...
h.sonu filmlerim...
shi gan: estetik kaygısından öte, aşkın ve delirten kıskançlığın insanı hangi noktaya taşıyacağı üzerine rahatsız edici bir film. isminin neden zaman olduğu filmin sonunda ki döngüden ancak anlaşılabiliyor. benzer mekanlar, farklı yüzde, aynı kişilerin kesişmesi...
in the mood for love:ingilizceye in the mood for love, türkçeye ise ask zamanı olarak çevrilmiş wong kar wai nin aşk üzerine enfes bir filmi. aşk bir başka farklı anlatılmış, müzik yormadan tüm sahnelere uyum sağlamış, kadın oyuncunun kırılgan güzelliği, erkeğin saygı duyulacak duruşu, kameranın mekanları aynı kareden yakalaması, sigara dumanı, hüzünlü bakışlar... senaryodan çok anlatışın öneminin göstergesi bir film.
uzakdoğuya sardırmış gibi oldum ama tesadüf sadece...
in the mood for love:ingilizceye in the mood for love, türkçeye ise ask zamanı olarak çevrilmiş wong kar wai nin aşk üzerine enfes bir filmi. aşk bir başka farklı anlatılmış, müzik yormadan tüm sahnelere uyum sağlamış, kadın oyuncunun kırılgan güzelliği, erkeğin saygı duyulacak duruşu, kameranın mekanları aynı kareden yakalaması, sigara dumanı, hüzünlü bakışlar... senaryodan çok anlatışın öneminin göstergesi bir film.
uzakdoğuya sardırmış gibi oldum ama tesadüf sadece...
Saturday, January 06, 2007
Hava oldukça kapalı, karanlık ve kasvetli, öğleden önce saat onbir civarları, sisli ya da kirli bir gökyüzü...
Otobüs durağı sakin, herkes evinde olmalı... istediğimde bunu yapabilmem şaşırtıcı ama düşüncelerimle etrafımda ki kareleri dondurabiliyorum, belki gene yaptım çünkü her şey hareketsiz ve renksiz. Durakta ki diğer iki kişi dışında... Birbirlerinden oldukça habersiz görünüyorlar, aynı hizada olmamamız görüşümü engelliyor, bir adım gerye çıkıyorum. Henüz yağmur yağmadığı halde ayağıma bulaşan çamura bakıp istemsiz bir küfür sallıyorum, yüksek sesle ve sağlam bir küfür olmalı, yanımda ayakta olan yavaşça dönüyor, çarpık bir gülümsemesi var, ama sonuçta o bir yabancı; tepkisiz kalıyorum...
usulca diğer yanda elinde dergisi, asık suratıyla oturan kıza bakıyorum, yirmili yaşlarda olmalı, yorgun ve sanki mutsuz gibi.. sanırım yargılamak hayatımı yönetiyor, sadece otobüs bekleyen sıradan biri diye zorluyorum kendimi.. hiç de sıradan değil oysa ki.. sanki o da otobüs beklemiyor ya da aslında hiç bir beklentisi yok, o bankta yaşıyor rahatlığında...Sari Rose olsun ismi, diğer çocuk da Joshin.. bunu da hep yapıyorum, isim vererek daha bir anlam yüklemek kişilere..
Joshin de benim gibi ayakta durmaya devam ediyor, uzun süredir hareketsiz, insan nasıl bu kadar hareketsiz kalabilir ki, tam bunları düşünürken tekrar başını çeviriyor, o gülümseme yüzüne yerleşmiş gibi, gözlerimi kaçıramadan bu kez sesini duyuyorum. "gelmeyecek gibi..." yanıtsız bırakıyorum...
Gelmeyeceği kesin ama gene de bekliyorum, üstelik erken gidip beklemeye başladım, belki demişti üstelik.. evet gelmeyecek kesin ama olsun..otobüse binmeyeli yıllar var ama onu otobüs duraklarında beklemek alışkanlık gibi... sığınağım ilk kez korumuyor beni, Joshin bile farkında gelmeyeceğinin...
Sari Rose dergiden başını kaldırıp ayakta duran bizlere akıyor, kırmızı bir atkıyı küçük bir çocuk gibi sıkıca boynuna bağlamış, -üşüdüğümü hissediyorum, hızla evden çıkıp gelmeyeni beklemek için sabırsızca hareket etmeme kızıyorum...- kibritin çakışıyla bir ses ve aydınlanma beni bölüyor, derin bir nefes ve etrafını saran duman...
paketi kaldırıp bize uzatıyor, "gelmeyecek gibi.. evet.."
joshin içip içmediğimi umursamaz bir sakinlikle uzanıp iki sigara alıyor paketten, ben de içip içmediğimi sorgulamadan yakılan sigaradan bir nefes çekip oturuyorum..
Artık üçümüzde oturuyoruz...
Otobüs durağı sakin, herkes evinde olmalı... istediğimde bunu yapabilmem şaşırtıcı ama düşüncelerimle etrafımda ki kareleri dondurabiliyorum, belki gene yaptım çünkü her şey hareketsiz ve renksiz. Durakta ki diğer iki kişi dışında... Birbirlerinden oldukça habersiz görünüyorlar, aynı hizada olmamamız görüşümü engelliyor, bir adım gerye çıkıyorum. Henüz yağmur yağmadığı halde ayağıma bulaşan çamura bakıp istemsiz bir küfür sallıyorum, yüksek sesle ve sağlam bir küfür olmalı, yanımda ayakta olan yavaşça dönüyor, çarpık bir gülümsemesi var, ama sonuçta o bir yabancı; tepkisiz kalıyorum...
usulca diğer yanda elinde dergisi, asık suratıyla oturan kıza bakıyorum, yirmili yaşlarda olmalı, yorgun ve sanki mutsuz gibi.. sanırım yargılamak hayatımı yönetiyor, sadece otobüs bekleyen sıradan biri diye zorluyorum kendimi.. hiç de sıradan değil oysa ki.. sanki o da otobüs beklemiyor ya da aslında hiç bir beklentisi yok, o bankta yaşıyor rahatlığında...Sari Rose olsun ismi, diğer çocuk da Joshin.. bunu da hep yapıyorum, isim vererek daha bir anlam yüklemek kişilere..
Joshin de benim gibi ayakta durmaya devam ediyor, uzun süredir hareketsiz, insan nasıl bu kadar hareketsiz kalabilir ki, tam bunları düşünürken tekrar başını çeviriyor, o gülümseme yüzüne yerleşmiş gibi, gözlerimi kaçıramadan bu kez sesini duyuyorum. "gelmeyecek gibi..." yanıtsız bırakıyorum...
Gelmeyeceği kesin ama gene de bekliyorum, üstelik erken gidip beklemeye başladım, belki demişti üstelik.. evet gelmeyecek kesin ama olsun..otobüse binmeyeli yıllar var ama onu otobüs duraklarında beklemek alışkanlık gibi... sığınağım ilk kez korumuyor beni, Joshin bile farkında gelmeyeceğinin...
Sari Rose dergiden başını kaldırıp ayakta duran bizlere akıyor, kırmızı bir atkıyı küçük bir çocuk gibi sıkıca boynuna bağlamış, -üşüdüğümü hissediyorum, hızla evden çıkıp gelmeyeni beklemek için sabırsızca hareket etmeme kızıyorum...- kibritin çakışıyla bir ses ve aydınlanma beni bölüyor, derin bir nefes ve etrafını saran duman...
paketi kaldırıp bize uzatıyor, "gelmeyecek gibi.. evet.."
joshin içip içmediğimi umursamaz bir sakinlikle uzanıp iki sigara alıyor paketten, ben de içip içmediğimi sorgulamadan yakılan sigaradan bir nefes çekip oturuyorum..
Artık üçümüzde oturuyoruz...
Friday, January 05, 2007
takva

izlemeyeyim deyip te izlediğim film olmuştur kendileri, akşam itibari ile... can çıkar, huy çıkmazın kanıtıdır.. herkesin sinemada izleyip bitirdiği saatlerde, evde dvdsini izledim... düşündüğüm gibiydi ama güzel yakalamış konuyu yönetmen, baştan sona sıkılmadan bitiverdi...objektif yaklaşımlı ve izlenmesi gereken arşivlik türk filmlerinden...
yalnızdım seni düşündüm
seni düşündüm yalnızım...
little children

Tutku Oyunları( Little Children )
Gösterim Tarihi: 12 Ocak 2007
Gösterim Tarihi: 12 Ocak 2007
Yönetmen: Todd Field
Oyuncular: Kate Winslet, Jennifer Connely , Patrick Wilson, Jackie Earle Haley
Tom Perrotta’nın kitabından uyarlanan Little Children, bir avuç insanın parklarda, havuzlarda ve sokaklarda şaşırtıcı ve tehlikeli biçimde kesişen küçük dünyalarına odaklanıyor.
işte beklediğim diğer bir film, sanırım bunu izlediğimde gerçekten de tüm güzel senaryoların artık tüketildiğini düşüneceğim, kate winslet zaten favorim, (nasılsa en güzel senaryoları seçiyor ya da seçiliyor, tatil bile konusunun bayıcılığına rağmen kate le güzelleşmişti sanki) ve bu filmin beni şaşırtmayacağına çok eminim... film oscara aday gösterilse de, soğuk ve ukala bulunmuş:) bu nedenle de izlemeden takılmış olabilirim:)
sonuç olarak izleyip bi süre kalakalmak istiyorum olduğum yerde, sonra bi tur atmak istiyorum tek başıma...
shi gan -zaman

kim ki duk un son filmi, festivalden sonra vizyona da nihayet "ZAMAN" ismiyle girdi. sözsüz, sessiz iletişimle ön plana çıkan filmlerinin aksine, bolca konuşma içeren farklı ve izlenmesi gereken bir film. önce ki filmi bow - yayı izlememiştim, bunu kaçırmak istemiyorum ama sınırlı sayıda sinemada, kısıtlı sürede vizyonda kalacağına eminim... Konuyu okuduğumda eternal sunshine kıvamında bişeyler yakaladım, bu defa hafızalar yok edilmiyor da, yüzler değişiyor, izleyelim görelim...
edit: amacından sapan, bloguma dönüş postum olsun:))
Subscribe to:
Comments (Atom)